Daha Çok | OkusakGüncel Yazılar

Ferzan Özpetek Bir Nefes Gibi-Mekanların ve Eşyaların İzinde

Ferzan Özpetek’in yeni çıkan romanı “Bir Nefes Gibi” kitapçılarda yerini aldı. Sinemadaki başarılarının üzerine her seferinde romanları ile de bizi şaşırtmayı başaran Ferzan Özpetek, benim için özel ruha sahip yazar ve yönetmenlerden bir tanesi.

Yazılarında ya da filmlerinde, salt anlatılan konu ya da hikaye dışında kahramanların içinde bulunduğu durumlar, ortamlar hatta mekanlar bile kendi başlarına birer hikaye barındırır.

Okuduğum ve izlediğim her Ferzan Özpetek filmi ya da kitabından sonra, kendimi Matruşka bebeklerle oynuyormuş hissinde bulurum. Son çıkan kitap işte yine bu tada sahip. Hikayenin heyecanı bir yandan, mekanların ruhu öbür yandan; bir keyif çemberi akıp durur etrafınızda.

Kahramanın gizemli yaşamını mı merak edeyim, yoksa süregelen mekanlardaki bağlarını ve İstanbul’un hazine gibi tarihine mi odaklanayım başım döner. İşte bu sarmal beni en sürükleyen, benim gibi düşünen okurlara ve izleyicilere en keyif veren hal.

Bir Nefes Gibi

Kitap İtalya’da bir şehir olan, Viterbo’da başlıyor – Kaş- İstanbul ve tekrar Viterbo’da son buluyor. Gizemli bir hikayeye sahip baş kahraman Elsa, her şeyi arkasında bırakarak Roma’nın kuzeyinde yer alan Viterbo şehrinden ayrılıyor. Ne tesadüf ki, bir zamanların meşhur treni olan, Avrupalı insanlara masal gibi gelen, dünyanın en lüks trenlerinden; Orient Ekspres Treni ile İstanbul’a geliyor. 4 Ekim 1883’te başlayan ilk yolculuktan itibaren, özel yapım deri koltuklar, incecik şampanya kadehleri, zarif porselen takımları ve kaşık çatal takımları, yumuşacık ipek çarşafları ile konuklarını bir rüyada ağırlıyor.

Bir yandan hikayenin gizemi artarken öbür yandan işin içine ruhunda hikayeler dolu olan mekanlar giriyor. Ferzan Özpetek bir çok röportajında, eski İstanbul ile olan bağının ne kadar güçlü olduğundan ve bitmek bilmeyen İstanbul aşkından bahsediyor. Neredeyse tüm kitaplarında ve filmlerinde bu aşkı besleyen mekanların bir kaçıyla karşılaşıyoruz.

Kahramanımız Elsa, trenle geldiği İstanbul’da tarihi Sirkeci Garı’ndan çıkıyor. İşte tam bu anda lambanın cini harekete geçiyor ve mekanların büyüsü mü, büyünün mekanları mı olduğunu bilmediğimiz, bu tutku dolu keşif başlıyor.

Kitabı okurken kafamda bazı işaretler belirdi. Sanki yazar, bizim için büyülü bir İstanbul Gezi Rotası çıkarmış ve bu masalsı mekanların hikayelerine ortak olmamızı istemiş gibi hissettim. Size “Bir Nefes Gibi” geçeceğini düşündüğüm bu mekanları ve özel hikayelerini anlatmayı istiyorum.

Bir Nefes Gibi Kitabındaki, Mekanların ve Eşyaların İzinde

  • Kitaptaki ilk mekan, tarihi İzmir Hotel’i. Yazdığı mektupta otelin boğaz manzarasından bahseden başkahraman, o dönemlerde boğaz kim bilir nasılda etkileyicidir dedirtiyor insana. Hafif bir rüzgar, sanki boğazın mavi sularından kaldırdığı iyot kokusunu ciğerlerinize dolduruveriyor. İnternette bu otel hakkında çok bilgi bulunmadığı için, bu konu hakkında yazdığım diğer yazımda ilk mekanı Pera Palace Hotel olarak belirledim.
  • İkinci mekan, bir asırdan fazla süredir tarihe tanıklık eden Pera Palace Hotel. Hotelin dillere destan onlarca özel hikayesi var. Kimler gelmiş kimler…..Ünlü yazarlar, tarihçiler, yönetmenler, siyasiler.

1883 yılında başlayan Doğu( Orient ) Ekspres Treni, Paris’ten ve bir kaç aktarma noktasından aldığı onlarca zengin ve nüfuslu insanı İstanbul’a getiriyordu.

Otelin ilk kuruluş amacı tren ile gelen bu özel misafirlerin, lüks bir yolculuktan sonra yine konforlu ve lüks bir mekanda konaklamalarını sağlamaktı. Bu amaçla yapımına başlanan otel, İstanbul’un en ihtişamlı yapılarından birine dönüştü.

Öyle ki saraydan sonra, elektrik verilen şehrin tek yapısı oldu. Hatta misafirlerin tüm konforları düşünülerek şehirdeki ilk elektrikli asansör ve sıcak su hizmeti sağlandı. Şehrin ilk yılbaşı balosu bu otelde, rüya gibi süslenmiş Kubbeli Salonda düzenlendi.

Mustafa Kemal Atatürk, Ernest Hemingway, Agatha Cristie, İran Şahı Mehmet Ali Kaçar ve Rıza Pehlevi, İngiliz Kralı VIII. Edward, Sırp Kralı Pierre, Alman Büyükelçisi Von Papen, Amerikalı First Lady Jacquelin Kennedy gibi önemli bir çok insan bu özel otelin misafirleri arasındaydı.

  • Kitaptaki üçüncü mekan, zamanın en meşhurlarından 875 kişi kapasitesi olan, Emek Sineması. Beyoğlu Yeşilçam Sokak’ta bir tarih vardı. Medeniyetin sesleri olan toplantılar, buluşmalar, tiyatrolar, sinemalar, fikirler, felsefeler, filozoflar, her demden düşünceler….

Art Nouveau tarzı melekler, büyükçe bir salon, insanın içine işleyen tavan süslemeleri ile tarihi bir yapı. Günümüzün alışveriş merkezi kültürüne kurban verdiğimiz dili olsa da konuşsa dedirten; içimizdeki İstanbul’un, dinmek bilmeyen sızısı.

  • Kitaptaki dördüncü mekan, zerafetiyle göz kamaştıran Beylerbeyi Sarayı. Saray 1861 yılında Sultan Abdülaziz tarafından dönemin en ünlü mimarlarından biri sayılan Sarkis Balyan’a yazlık saray olarak yaptırılmış. Dört yıl süren inşaatın sonunda ortaya çıkan bu nadide saray boğazın en güzel manzaralarından birisine sahip.

Yan salonlara ses gitmesin, gizli konuşmalar duyulmasın diye yapılan Havuzlu Salonu, Bohemya Kristal Avizeleri, Hereke Halıları, Yıldız Porselenleri dışında, sarayın göze çarpan en önemli özelliği duvarlar ve tavanlardaki deniz ve gemi tablolarıdır. Bu da Sultan Abdülaziz’in denize olan düşkünlüğünün bir sonucuymuş.

Beylerbeyi sarayından bahsederken, Sultan Abdülaziz’in gizli aşkı olan imparatoriçe için hazırlattığı bando takımından, bando takımının prova yaparken sarayda çalışan işçilerin yaşadığı müzik zevkinden, gizli aşkı beğensin diye saray aşçısına pişirttiği Hünkar Beğendi yemeğinden ve daha ne büyülü hikayeleri gizliyor kitap.

  • Kitabın bir yerlerinde kendini biraz Greta Garbo biraz da Marlene Dietrich gibi hissediyor baş kahraman.  Efsanevi şarkıcı Marianne Faithfull’un da dediği gibi “Bütün şarkılarımda hayatımdan bir şeyler vardır. Mesela ‘She’de bir parça Ingrid Bergman, bir parça Marlene Dietrich, bir parça da Greta Garbo vardır. Çok çok güzel, ama ne istediğini söyleyemeyen kadınlar… “

Ve yine ne tesadüftür ki bu kitabın sayfalarında gizlenen ve birbirleriyle gizemli bir aşk yaşayan bu iki kadın, hatta Ingrid Bergman bile Pera Palace Hotel’in de ziyaretçileri arasındadır.

  • Emek Sineması’nda, Federico Fellini’nin 8 1/2 filmini izlemeye giden kahramanımız, önünden geçtiği pastaneden müthiş lezzetli pötifurlardan alır. Düşününce anlıyor insan belki de sinemanın bulunduğu binanın içinde ki İnci Pastanesidir bu adsız pastane.

Lucas Zigoridis’in açtığı bu pastane önceleri pekte iş yapmaz. Bay Lucas nasıl bir yenilik yapsam ki diye düşünürken küçük yuvarlak hamur toplarının içini kremayla doldurur. Derken ünü İstanbul’u aşan İnci Pastanesi’nin meşhur Profiterol’ü keşfedilir.

İnci Pastanesi ve Emek Sinemasının içinde bulunduğu bina; İstanbul Beyoğlu’nun 134 yıllık tarihine ev sahipliği yapan ve kentin kültürüne yön veren Cercle d’Orient (Serkildoryan) binası…

Beyoğlu’nun en gösterişli binalarından biri olan Cercle d’Orient, Fransız kökenli Levanten mimar Alexander Vallaury tarafından yapılmış. Cercle d’Orient (Doğu’nun Çemberi) Osmanlı’nın ‘ilk ve en prestijli sosyal’ kulübü olarak anılmaktaymış. Bir zamanların ünlü cemiyet hayatı, Orient Ekspres’in yolcuları, hep aynı tanışık mekanların, aynı hüznüne ve neşesine şahit olmuşlar. Bir devrin kapanış hikayesidir belki de anlatılan.

  • Kitaptaki bir diğer mekan Rejans Restaurant. Kitabımızın kahramanı, Rejans Restaurant’a gider ve dondurmalı Peşmelba Tatlısı ister. Geçmişin ve Beyoğlu’nun yıldızlarından birisi olan Rejans Restaurant, Bolşevik Devriminden kaçan Beyaz Ruslar tarafından kurulan ve dönemin en popüler mekanlarından birisiymiş.

Pera Palas’ın müdavimleri kısa bir yürüyüşten sonra restorana uğrar; Rus menülerinden ve arabalarla masalara servis yapılan el yapımı votkalardan içip, piyano akordeon ve Rus kızların danslarıyla Beyoğlu’nda bir tarihi yaşarlarmış.

Yüksek tavanlar, nostaljik resimler, objeler, desenli yer karoları ile Rejans Restaurant insanda, bir zaman makinesiyle başka bir zamana ışınlanmış etkisi yaratıyor. 1932 yılından 2011 yılına kadar hizmet veren restoran Beyoğlu’nun geçmişine şahit olan bir çok tarihi mekan gibi kapanmış.

Şimdilerde isim hakkını alamasa da yeni bir işletmeciyle 1924 İstanbul olarak hizmet veren eski geleneği ve Rus menülerini devam ettiren bir mekan olarak ziyaret edilmeyi bekliyor.

Kahramanımız Elsa’nın yediği Peşmelba Tatlısı ise bir çeşit şeftali tatlısı. Üzerine dökülen frambuaz kaymaklı dondurma ve badem parçaları ile servis edilen bu tatlı, sunulan limonlu Votkayla beraber mekanın favorileri arasındaymış. Atatürk’ün sıkça ziyaret ettiği bu mekanda her daim oturduğu masaya sonsuza dek rezerve yazısı yazılmış.

  • Kitaptaki tarihi bir diğer mekan Büyük Londra Oteli. 19. yüzyılın sonlarına doğru meşhur Doğu Ekspresi “Orient Express” ile gelen yolcu sayısı artınca, Beyoğlu’nun en gösterişli yerlerinden Tepebaşı’nda ilk oteller sırayla açılmaya başlar ve, bunlardan biri de “Londra Oteli” veya “Grand Hotel De Londres” adını alır.

Haliç manzaralı bu eşsiz hotel hala aslına uygun dekoru ile hizmet vermeye devam ediyor. Otelde yer alan Teras Barda geçireceğiniz ılık bir akşam şehrin tüm seslerini ve ruhlarını hissetmenizi sağlayacak.

  • Kitabımızın kahramanı bir akşam ressam olan bir arkadaşının sergi açılışı için Galeri Nişantaşı’na gider. “Olağanüstü bir sanatçı diye bahsettiği ressam arkadaşının lakabının, renklerin şairi olduğundan bahseder.”

Renklerin şairi diye bahsettiği Bedri Rahmi Eyüpoğlu’dur belki de. Hem ressam, hem şair, hem yazar olan bu büyük usta sıklıkla renkleri kullanır eserlerinde. Işıktan, karanlıktan, mavinin tonlarından, yeşilin berraklığından bahseder şiirlerinde. Nazım’ın en yakın arkadaşıdır, koca bir dönemin en iyi tanığıdır.

“İçimde renkler uçuşur
Al yanar yeşil tutuşur
Ne sihirdir ne keramet
Ne de el çabukluğu marifet


Bu bir ressam oğlu ressam işidir
Sağ yanımda usul usul
Morla turuncu konuşur
Beri yanda kuzgunî siyahlardan
Ödü patlamış beyazlar


Ötede çil yavrusu gibi dağılmış pembeler
Kenarda yüzlerce senedir
Özlediği kahverengine kavuşmuş bir sarı
Beride Bursa çinilerine değmiş
Yunmuş yıkanmış bir memleket rüzgârı 


Bazan ılık bazan serin 
Işıl ışıl yanıyor mavilerin 
Dilerim Allah’tan dert görmesin 
İki kocaman çiçek gibi açılmış gözlerin 
Minicik ellerin.”

  • Kitabın bir diğer mekanı Dolmabahçe Sarayı. Topkapı Sarayı’nı ziyaret edip, Dolmabahçe Sarayı’nı hep atlayan turistlerden bahsediyor başkahramanımız bayan Elsa. Padişahların son ikametgahı olan bu sarayın özel işlemeli kapısını ve muhteşem manzarasını öyle bir anlatıyor ki 285 odalı bu sarayı nasılda es geçmişim bunca zamandır dedirtiyor okuyucuya.

Kitapta yazan tüm mekanlar birbiriyle ortak bir hikayeye sahip içinde çok şey barındıran, bir döneme şahitlik etmiş özel mekanlar bunlar. Ferzan Özpetek kitapları, satırların arasında ki gizli hikayeleri aralayabileceğiniz onlarca hikaye barındırıyor. Bunlar doğru ya da yanlış benim aralayabildiklerim. Sizin yolculuğunuz eminim sizi başka hikayelere götürecektir.

Ferzan Özpetek’in son kitabı Bir Nefes Gibi ile size unutulmaz bir İstanbul Gezi Rotası hazırladım. İçinde hikayeler ve hikayecikler dolu Matruşka bebekler….

Birlikte Yol Alalım….

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu

E-POSTA ABONELİĞİ

Aşağıdaki kutucuğa e-posta adresini yazarak her yeni makaleden anında haberdar olabilirsin.

Abone olduğunuz için teşekkür ederim.

Bir şeyler yanlış gitti.